Duyurular
   22 Mayıs Pazar Hz. Mehdi'nin kutlu doğumu.

   19 Mayıs Perşembe Kerbela şehidi İmam Hüseyin'in oğlu Hz. Ali Ekber'in kutlu doğum günü.

   13 Mayıs Cuma İmam Zeynel Abidin'in mübarek doğumu.

   12 Mayıs Perşembe Kerbela sakisi hz. Ebul fazl Celal Abbas'ın kutlu doğum günü.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   11 Mayıs Çarşamba İmam Hüseyin'in kutlu doğumu.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin biseti ve peygamberliğe seçilişi.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   4 Mayıs Çarşamba Peygamberimizin amcası, Hz. Ali'nin babası Hz. Ebu Talib'in vefatı.

   3 Mayıs Salı İmam Musa Kazım'ın Şehadeti.

   23 Nisan Cumartesi Kerbelanın kadın kahramanı Hz. Zeyneb'in şehadeti.

   21 Nisan Perşembe Hz. Ali'nin kutlu doğum günü.

   14 Nisan Perşembe Regaib Gecesi

   11 Nisan pazartesi İmam Ali Naki'nin şehadeti.

   8 Nisan Cuma bir rivayete göre İmam Muhammed Bakır'ın kutlu doğum günü.

   8 Nisan Cuma üç ayların başlangıcı ve Recep Ayına giriş.

   LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDUN RESULULLAH, ALİYYUN VELİYYULLAH

   ALEVİLİK İSLAMIN ÖZÜDÜR

   17 Nisan Pazar İmam Hüseyin'in oğlu kerbelanın altı aylık şehidi Hz. Ali Askerin kutlu doğum günü.

   18 Nisan Pazartesi İmam Muhamemd Taki'nin kutlu doğum günü.

   26 Nisan Salı Peygamberimizin oğlu Hz. İbrahim'in 16 aylıkken vefatı.

   2 Mayıs Pazartesi Hz. Ali'nin mübarek eliyle Hayber kalesinin fethedilmesi.

Anket
Sizce Gadiri Hum'da Ne Oldu?
  • Hz. Muhammed s.a.a Allah'ın emriyle Hz. Ali'yi kendisinden sonra halife seçti.
  • Hz. Muhammed s.a.a Müslümanlara Hz. Ali'yi sevmelerini emretti.
  • Bilmiyorum
Video Galerisi
Alıntı Yazılar
Soner Yalçın
Panama Belgeleri’nin sırrı bu mektupta

Hüsnü Mahalli
Hüsnü Mahalli: Yok olmanın hafifliği

Fehim Taştekin
Kürt hesabı!

Alptekin Durusunoğlu
Suudilerin Hizbullah’a armağanı

Son Dakika Haber
    Alevi-Caferi ve Şia İnancının Abdullah b. Saba Tarafından Türedildiği Doğru mudur?

Tarih:21.05.2012 16:15:22

Sayın Hocam: Bazı kesimler Alevi- Caferi ve Şia inancının Yahudi kökönli Abdullah b. Saba tarafından türetildiğini ve bu inancın Hz. Ali ve Ehlibeytle hiçbir bağlantısı olmadığını iddia ediyorlar. Konuyla ilgili olarak bizleri bilgilendirirseniz seviniriz? Saygılarla.

Alevi-Caferi- Şia inancının hakkaniyetini hazmedemeyen bazı kesim ve gruplar bu hak yol hakkında birçok iftira ve yalan sözler sarfetmişlerdir. ublardan bir tanesi de Abdullah b. Saba olayıdır. ehlibeyt mektebinde yetişen değerli alimlerimiz bu iftiralara gerekli cevabı vermişlerdir. Hak arayan ve doğru peşinde olan herkes Alevi-Caferi inancının hakakniyetini bu yolun evrenselliğini ve İslam'la olan özdeşliğini rahatlıkla kabul eder.

Şimdi bu konu hakkında yazılmış olan değğerli eserlerden bir tanesini özetle sunuyorum. Umarım yeterli cevabı alırsınız.

Rahman ve Rahim Allah adıyla

Bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir ki tarihçiler, İbn-i Saba hakkında yazılar yazmışlar, ona ve uyanlara (Sabâîler) şaşılacak derecede ve büyük işler isnat edegelmişlerdir. Bu İbn-i Saba kimdir, Sabâîler kimlerdir? Yani İbn-i Saba'nın iddiası neydi ve ne gibi mühim işler başardı?

Tarihçilerin İbn-i Saba hakkında verdikleri bilginin özeti şu:

San'alı bir Yahudi, üçüncü halife Hz.Osman'ın zamanında, görünüşte Müslüman olmuş, fakat gizliden gizliye Müslümanlar arasında nifak sokmaya başlamıştı. Şam, Kufe, Basra gibi büyük İslam şehirlerini gezmiş, Müslüman topluluklarının arasına sokulmuş İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed'in de (s.a.a) İsa (a.s) gibi tekrar dünyaya geleceğini, her peygamberin bir vasiyi bulunduğu gibi Hz. Muhammed 'in (s.a.a) vasisinin peygamberlerin sonuncusu, Hz. Ali 'nin de vasiylerin sonuncusu bulunduğunu, Osman 'ın onun hakkını gasbettiğini, ona zulmettiğni telkiyne ve hakkın, ehline verilmesi için kıyam etmek lüzumunu söylemeye koyulmuştu.

Tarihçiler, bu masal kahramanının adının Abdullah b. Saba, lakabının İbn'ül -Emet'is-Sevda' (Zenci cariyenin oğlu) olduğunu, İslam şehirlerine adamlar gönderip doğruluğu buyurmak, kötüğülü önlemek bahanesiyle zamanın hüküm sahiplerine karşı kıyam etmelerini halka telkin ettiğini, sonunda Müslümanların çoğunun ona uyduğunu söylemişlerdir. Hatta onlarca Hz. Peygamberin (s.a.a) sahabesinin ulularından olan Ebuzerr, Ammar b. Yasir, Abdurrahman b.Udays gibi kişiler, Malik-i Eşter gibi tabiinin ulularından olanlar bile Sabâîlerdendir.

Sabâîler, bulundukları yerlerde halkı, hüküm sahipleri aleyhine kıyama teşvik etmişler, zamanın hükümeti aleyhine yazdıkları yazıları, bulundukları yerlerden aşka yerlere göndermişler, bu kışkırtma sonunda Müslümanların bir kısmı kıyam etmiş, Medine'ye yürüyenler, Hz. Osman'ın evini kuşatmış, nihayet Osman şehit ediliştir. Bütün bunlar, Sabâîlerin tahrik ve teşvikiyle meydana gelmiştir.

Tarihçiler diyorlar ki: Müslümanlar Hz.Ali 'ye (a.s) beyat ettikten sonra Talha ve Zübeyr, Osman'ın kanını istemek için Basra'ya gitmişler, fakat Basra dışında Hz. Ali ile anlaşmışlardı. Sabâîler, arada bir uzlaşma olursa, Osman'ın şehadetine kendilerinin sebep oldukları anlaşılacağı ve cezaya uğrayacaklarını anladıklarından bu uzlaşmaya mani olmak için bir kısmı, Hz. Ali 'nin bir kısmı da Talha ve Zübeyr'in askerlerine katılmış, gece karanlığından faydalanarak evvelce verdikleri karara göre, ordular uyurken her iki taraftakiler, saldırıya geçmişler, bunlardan olmayanlar da bu hali görüp sebebini anlamadan birbirlerine hücum etmişler, savaş başlamış, onlar da böylece maksatlarına ulaşmışlardır.

Yine tarihçilere göre Cemel savaşı diye anılan savaş, Sabâîler'in yüzünden olmuştur; yoksa iki ordu da savaşa niyetli değilmiş, savaşmışlar, fakat savaşa asıl sebep nedir, bundan haberleri bile yokmuş.

Sabâîlere ait masal burada bitiyor; Sabâîlerin, sonradan ne oldukları hakkında hiçbir söz yok. Şimdi biz, bu masalın esasını halline girişmeden Sabâîlerden sayılanların bir kısmını tanıyalım:

Ebu-Zerr, Ammar b. Yasir, Abdurrahman b.Udeys, Sa'saa b. Suhan, Muhammed b. Ebu-Huzeyfe, ilk halife Ebubekir'in oğlu Muhammed, Malik-i Eşter. Burada, bunlar hakkında biraz bilgi vermek lüzumunu duyuyoruz:

1) Ebu-Zerr Cündeb b. Cünade-i Gıfari

İlk Müslüman olanlardandır. Cehalet devrinde dahi putlara tapmamıştı; Müslüman olunca Harem-i Ka'be'de İslamını izhar etti. Kureyş ulularından bir kısmı onu tuttular. O kadar dövdüler ki kanlara bulandı; bayılıp kendinden geçti; öldü sanıp bıraktılar. Kendine gelince Hz. Peygamber'in huzuruna vardı. Hz. Peygamber (s.a.a), "Ben sana haber yollayıncaya dek kabilene git." buyurdu. Ebu-Zerr, kabilesine vardı. Bedir ve Uhud savaşlarının sonuna dek kabilesinin arasında kaldı. Sonra Medine'ye gelip Hz.Peygamber'in (s.a.a) huzuruyla müşerref oldu. Hz. Peygamberin vefatından sonra Şam'a gönderildi. Muaviye'nin, üçüncü halife Osman'a şikayetine kadar orada kaldı. Osman onu, Mekke'yle Medine arasında Rebeze'ye sürdü; orada hicretin 32. yılında (652) vefat etti.

Hz. Peygamberden (s.a.a), Ebu Zerr'in mehdine dair bir çok hadisler rivayet edilmiştir. "Mavi Gök, EbuZerr 'den daha doğru sözlü birine gölge sarmadığı gibi toprak yeryüzü de ondan daha doğru sözlü birisini üstünde saklamamıştır." hadisi bu hadislerden biridir.[1]

2) Ammar b. Yasir

Künyesi Ebu Yakzan'dır. Sa'lebe kabilesindendir. Anasının adı Sümeyye'dir. Babasıyla annesi, ilk İslama gelenlerdendir; kendisi de İslamını izhar eden yedinci kişidir. Ammar'ın annesi ve babası, Müslüman olduklarından dolayı Kureyş'in işkencesiyle can verdiler. Hz. Peygamber, onun hakkında, "Ammar, tepesinden tırnağadek imanla dolmuştur." buyurmuştur. Cemel ve Sıffin'de Hz. Ali (a.s) tarafındaydı; hicretin 37. yılında (657) doksan üç yaşında olduğu halde Saferin dokuzuncu günü şehit oldu.[2]

3) Ebu Huzeyfe Oğlu Muhammed

Künyesi Ebü'l Kaasım'dır. Utbe b. Rabiat'il Abşemi'nin oğludur. Anası Süheyl b. Amr-i Amiriyye'nin kızı Sehle'dir. Hz. Peygamber'in (s.a.a) zaman-ı saadetinde Habeşe'de dünyaya geldi. Babası Ebu Hüzeyfe, Yemame'de şehit olunca Osman onu alıp büyüttü. Hilafete geçince ondan izin alarak Mısır'a gitti ve orada Osman'ın hareketlerini tenkide koyuldu. Mısır valisi Abdullah b. Ebu-Serh hicretin 35. yılında (655) Medine'ye giderken Akabe b. Amir'i naip olarak bıraktı. Muhammed b. Ebu-Huzeyfe, onun hareketlerini tenkit ettiğinden Mısır'dan sürüldü. Mısırlılarsa Muhammed'e bey'at ederek Abdullah b. Ebi-Serh'in Mısır'a gelmemesini istediler. Muhammed, Abdurrahman b. Udeys'i altıyüz savaş eriyle Osman'la savaşmak üzere Medine'ye gönderdi. Hz. Ali (a.s) hilafete geçince Muhammed'i Mısır'a vali tayin etti. Muaviye Sıffin savaşına giderken Muhammed, onun Fustat'a girmesine mani oldu. Müzakere sonunda Muaviye, Muhammed'i otuz kişiyler Mısır'dan çıkması şartıyle kendilerine aman verdi ki Abdurrahman b. Udeys de bunlar arasındaydı; fakat Mısır'dan çıktıkları zaman hileyle onları tutturdu; Muhammed'i Şam'da zindana attırdı. Bir müddet sonra da Muaviye'nin kölesi tarafından şehit edildi. Muhammed b. Ebu-Huzeyfe, Resulullah'ın (s.a.a) şeref-i sohbetine erişenlerdendir.[3]

4) Abdullah b. Ubeys-i Belevi

Bey'at-ür-Rızvan ashabından olup Mısır fethinde bulunmuştu. Osman aleyhinde Mısır'dan hakeret eden ordunun başındaydı. Muaviye, Muhammed b. Ebu Huzeyfe'ye aman verdikten sonra Abdurrahman b. Udeys'i hileyle tutturup Filistin'de zindana attırdı. Hicretin 36. yılında (656) zindandan kaçmaya muvaffak olduysa da Muaviye tekrar onu tutturup şehit ettirdi.[4]

5) Muhammed b. Ebu-Bekr

Annesi Amis-i Has'amiyye Esma'dır. Cafer b. Ebu-Talib'in şehadetinden sonra Esma, Ebu Bekr'e varmıştır. Vida haccından, Mekke yolunda Muhammed doğdu. Ebu-Bekr'in ölümünden sonra Muhammedi'i Hz. Ali (a.s) büyüttü. Cemel savaşında Hz. Ali tarafındaydı ve piyade askerlerinin kumandanıydı. Sıffin'de de bundu. Savaştan sonra Hz. Ali tarafından Mısır valiliğine tayin edildi.

6) Sa'saa b. Suhan-ı Abdi

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) zamanında Müslüman oldu. Güzel ve fasih söylerdi. Sıffin'de Hz. Ali'nin maiyetindeydi, Muaviye Kufe'yi alınca onu Bahreyn'e sürdü; orada vefat etti.[5]

7) Malik-i Eşter-i Nahai

Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) zamanını idrak eden ve Tabii'nin (*) gerçeklerinden sayılan bir zattır. Kabilesinin reisiydi. Yermük savaşında gözü sakatlandığından "Eşter" lakabiyla anıldı.[6] Cemel ve Sıffin'de Hz. Ali'nin maiyetindeydi; pek büyük başarılar göstermişti. Hicretin otuz sekizinci yılında  Hz. Ali, Mısır hükümetini ona verdi, onu Mısır'a vali tayin etti. Mısır'a hareket eden Eşter, Kızıldeniz kıyısına varınca, Muaviye'nin emriyle zehirli balla zehirlenerek şehit edildi.[7]

Abdullah b. Saba masalının ne biçim bir masal olduğunu anlatmadan önce bu uydurma rivayetin nasıl ve neden çıktığını aramamız yerindedir sanırız. Bakalım, bir görelim bunu kim uydurmuş, rivayet edenler de nasıl kişiler?

Bu Masalın Çıkışı ve Rivayet Edenler

On iki asırdır ki tarihçiler, Abdullahn b. Saba masalını yazar dururlar, bu masalın ömrü uzadıkça şöhreti de artmaktadır. O dereceye kadar ki bugün kalemi eline alıp da Sahabe hakkında bir şey yazmak isteyen pek az kişi vardır ki bu masalı unutup geçsin. Evet, ilk yazanlarla bugünkü yazarlar arasında bir fark var: Eskiler onu, hadis ve rivayet şeklinde yazmışlar, uydurulan rivayeti nakletmişler; çağdaş yazarlarsa, ona bir de ilmi araştırma ve buluş süsü vermeye kalkışıyorlar. Bu yüzden biz d e, bu konuyu, ilmi bir şekilde incelemek, bu masalın kimler tarafından ve nelere dayanılarak rivayet edildiğini iyice anlatmak için, meydana atıldığı günden bugüne dek rivayet edenleri, onların kimliklerini araştırmak, ondan sonra da asıl masalın nasıl uydurulduğunu söyleyip hükmümüzü vermek zorundayız.

1) Seyyid Reşid Rıza

Son zaman yazarlarından Seyyid Reşid Rıza "Es-Sunnet-ü ve'ş-Şia - Sünnet ve Şi'a" adlı kitabının 4-6. sahifelerinde bu hikayeyi şöyle anlatıyor:

"Dördüncü halife Ebu Talip Oğlu Ali'nin, Allah ondan razı olsun, adına Şia mezhebini uyduran ve Muhammed ümmeti arasında dini ve siyasi ayrılığı ilk sokan, Şiiliğin temelini atan, Abdullah b. Saba adlı, görünüşte Müslümanlığı kabul etmiş bir Yahudidir. Halkı, Allah yüzünü putlara secde etmekten koruyup ululadı, Ali hakkında aşırı inanca çağırmaya başlamış, bu ümmetin arasına ayrılık sormuş, dinlerini, dünyalarını mahvetmek için bu yolu tutmuştu."

Seyyid Reşid Rıza, bu uydurma hikayeyi, kitabının altıncı sahifesine kadar uzatıp kendince anlatmaktaysa da, kaynağını aradığımız zaman görüyoruz ki dayandığı kitap, İbn-i Esir tarihidir. "Cemel vak'ası için İbn-i Esir tarihinin üçüncü cüz'üne müracaat eden (s. 95-96 ve 103) görecektir ki Sabâîler, bu savaşı nasıl bir meharetle meydana getirmişler, iki tarafı nasıl savaşa sokmuşlar, işin barışla bir sonuca varmasına nasıl engel olmuşlar, işin barışla bir sonuca varmasına nasıl engel olmuşlardır." diyor. Bu sözlerden anlıyoruz ki Seyyid Reşid Rıza'nın bu hikayede dayandığı kaynak, İbn-i Esir'in "Kamil"idir.

2) Ebü'l Fida'

732 hicride (1331-1332) vefat eden Ebü'l-Fida "El-Muhtasar" adlı tarihinde bu masala, uydurma bir masal daha eklemede. Kitabının dibacesinde, kaynaklarını söylerken, "Ben bu kitabı, İbn-i Esir-i Cezeri diye tanınan Şeyh İzzüddin Ali 'nin "Tarih'u Kamil"inden seçerek yazdım. İbn-i Esir'i de ihtisar ederek, bu kitabı meydana getirdim." diyor. Anlaşılıyor ki Reşid Rıza ve Ebü'l-Fida'nın ikisi de İbn-i Esir'e dayanıyorlar. Şu halde İbn-i Esir bu masalı nerden almış.

3) İbn- Esir

630 Hicride (1232) vefat eden İbn-i Esir, bu masalı, etraflı bir surette, 30-36  yılların olayları arasında ve hiçbir kaynak adı anmadan anlatır. Ancak, "Tahir-ul Kamil"in dibacesinde (Mısır-1348, s.5), "Bu kitaptaki olayları İmam Ebu-Cafer Muhammed Taberi 'nin tasnif ettiği büyük tarihten aldım; çünkü o, herkesin inandığı bir kitaptır. Bir ayrılık yüz gösterdi mi, onu çözümlemek için o kitaba baş vurmak gerektir.

Şu halde Ebu'l-Fida ve Seyyid Reşid'in İbn-i Esir'den naklettikleri bu hikayeyi, İbn-i Esir, Taberi'den almıştır. Sahabe arasında geçtiği anlatılan ve kendi söylediği gibi, hiçbir şey katmadan naklettiği bu hikayede İbn-i Esir'in kaynağı da Taberi'dir.

4) İbn-i Kesir

774 Hicri'de (1372) vefat eden İbn-i Kesir, "El-Bidayet'ü ve'n Nihaye" adlı tarihinde bu uydurma masalı Taberi 'den nakleder, çünkü kitabının 167. sahifesinde, "Seyf b. Ömer demiştir ki: Osman aleyhine yürüyenlerin ayaklanmalarına sebep olan, görünüşte Müslüman olmuş ve Mısır'a gidip düzdüğü şeyleri halka telkin etmiş olan Abdullah b. Saba adlı bir Yahudidir." diyor. Sonra İbn-i Saba destanını, bütün özellikleriyle anlatıyor; hatta Cemel savaşını da, söylediğimiz gibi, nakledip sözüne son veriyor. (s. 246); sonra da diyor ki:

"Allah rahmet etsin, Ebu-Cafer İbn-i Cerir-i Taberi'nin naklettiği olayın özeti budur."

5) İbn-i Haldun

Tarihçilerin filozofu İbn-i Haldun da "El-Mübtedei ve'l -Haber" adlı tarihinde aynı yolu tutturmuştur. Hz. Osman'ın katli ve Cemel savaşı olaylarını anlattıktan sonra (II., s. 425) der ki: "Cemel savaşını Ebu Cafer-i Taberi'den, kısaltılarak naklettik.

6) Ferid Vecdi

Ferid Vecdi de Ansiklopedisinde, VII. cüz'ün "Asm" maddesinde, Cemel savaşını ve Ali b. Ebu Talib'e (a.s) ait olayları anlatırken bu masalı da zikreder. (s. 160, 168-169) ve kaynağının Taberi olduğunu bildirir.

7) Ahmed Emin

Günümüzün yazarlarından, tarihi olayların nedenlerini araştırmak, her olayın, neden meydana geldiğini bulmak isteyenlerinden biri de Ahmed Emin'dir. "Fecr'ül-İslam" adlı eserinin 109-111. sahifelerinde, İranlıların İslam'a etkilerinden söz ederken Zertüşt dininin, Müslümanlığa tesir ettiğini anlatmak ister ve Mezdek'ten bahseder.[8]

Yazdıklarının özeti şudur:

"Mezdek'in kurduğu düzenin en önemli temeli, iştirakçikti, Mezdek, insanlar diyordu. Dünyaya aynı tarzda gelirler.

Ahmed Emin sözüne şöyle devam ediyor:

"Biz biliyoruz ki, İbn'üs-Sevda, Abdullah b. Saba'nın lakabıdır. Bu zat, San'a Yahudilerindendi, Osman'ın zamanında, Müslümanların dinini bozmak için görünüşte Müslüman oldu. İbn-i Saba, Hicaz, Basra, Kufe, Şam ve Mısır gibi bir çok yerleri gezmiş, buralarda fikirlerini yaymıştı. Bu fikirlerin Irak, yahut Yemen'deki Mezdek dininde olanların mübhem olduğu ve Ebuzer'in iyi niyeti yüzünden ona kandığı kuvvetli bir ihtimal olarak söylenebilir.

Haşiyede de, Taberi tarihinin beşinci cüz'ü bakınız diyor. Bütün bu hazırlama mahiyetindeki sözler, 276. sahifede şu sonuca varıyor:

"Şiilik, İslam'a karşı güdülen kin ve düşmanlık yüzünden İslam'ı yıkmak isteyen herkesin sığındığı bir mezhep olmuştur. Yahudi, Hristiyan, yahut Zertüşti olan ve kendi dininin esaslarını İslam'a sokmak isteyen herkes, peygamberin Ehlibeytinin sevgisini, kendisine bir perde yapmakta, bu perde ardında dilediğini elde etmeye uğraşmaktaydı. Şia, rec'at inancını böyle Yahudilerden aldı."

Ahmed Emin, Şia'nın Rec'at ve İmamet inancını Abdullah b. Saba'dan öğrendiğine inanıyor, ona göre İmamların masum oluşları ve geleceği vaat edilen Mehdi inancı da bu kaynaktan doğmuştur. Ebu-Zerr, iştirakçılık fikrini İbn-i Saba'dan öğrenmiştir. İbn-i Saba da Rec'at inancını Yahudilikten almış, öbür fikrini de Mezdek'ten müteessir olarak telkin etmiştir. Abdullah b. Saba, bütün bunları, Ali taraftarlığı ve onun hakkını dilemek perdesiyle örtmüş, böylece İslam'da Şiiliği kurmuştur: Ehlibeyt sevgisi de, bu sözlere göre İslam'a düşman olanların, Musevilerin ve diğer dinlerin tesiriyle, Şiilik şeklinde İslam'a giren bir şeydir.

8) Hasan İbrahim

Çağdaş yazarlardan Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İslam Tarihi Profosörü Hasan İbrahim, "Tarih-ul İslam'is-Siyasi" adlı kitabında ilmi araştırma ve inceleme esasına dayanarak Osman'ın hilafetinin son zamanlarında, Müslümanların durumunu anlattıktan sonra 347. sahifede diyor ki:

"Bu muhit, tamamıyla Abdullah b. Saba'nın ve ona uyanların telkiniyle meydana gelmişti. Resulullah (s.a.a) eski dostlarından olup zühd ve takvasıyla şöhret kazanmış olan ve hadis imamlarının büyüklerinden sayılan Ebuzerr- Gıfari de bu fitneyi körükledi; o da San'a'lı Abdullah b. Saba'nın ateşli telkinlerine kapıldı.

Bu sahifenin notunda, Taberi  'nin 1. cildinin 2859. sahifesini zikrederek kaynağını açıklamakta kitabının 349. sahifesinde, "İbn-i Saba, Osman'a karşı umumi nefteri galeyana getiren ve onu hilafet makamından indirmeye çalışan ilk adamdır." demektedir. Kitabının haşiyesinde dört kere Taberi tarihinin sahifelerini de zikrederek bu hikayeyi 359. sahifeye dek yürütür ve on iki kere tek kaynağı olan Taberi'yi anar.

İslam tarihçileri, Sabâîlere ait hikayede Taberi'ye dayanmaktadırlar; Müslüman olmayanlara gelince:

9) G. Van Vloten

Müsteşriklerden G. Van Vloten'in Dr. Hasan İbrahim ve Muhammed Zeki İbrahim tarafından "Es'Siyaset'ül Arabiyyet-i ve'ş-Şiati ve'l -İsrailiyyat fi ahdi Ben-i Ümeyye" adıyla Arapçaya çevrilen kitabında (Birinci basım, Mısır-1934, s.79), Şia fırkalarını anlatırken, "Sabâîler, Abdullah b. Saba'nın dostları ve ona uyanlardır. O, Affan oğlu Osman'ın halifeliği süresince, hilafete Ali'yi daha layık görüyordu." der ve not olarak Taberi Tarihinin 80. sahifesini kaydeder.

10) Nicholson

Cambridge'de basılan "History of the Arabs" ın (London-1923) 215. sahifesinde "Abdullah b. Saba, Sabâîyye fırkasını kuran kişidir, Yemen'de oturmadaydı. Yahudi olduğunu ve Osman'ın zamanında Müslüman olup bir çok yerleri gezerek fikirlerini yaydığını söylerler.Tarihçilerimize göre şehirden şehre gezip Müslümanların yolunu azdırmış, onları yanlış yola sevk etmiştir. Önce Hicaz 'da görünmüş, sonra Basra ve Kufe'ye, ondan sonra da Suriye'ye gitmiş, sonunda Mısır 'da yerleşmiş halkı Rec'at inancına davet etmiştir. İbn-i Saba, İsa'nın bu dünyaya tekrar geleceğine inanıp da Hz. Muhammed'in de geleceği açıkça bildirilmiştir. Binlerce peygamber gelip geçmiştir; her birinin de yerine geçecek bir vasisi vardır. Muhammed'in vasisi de Ali'dir; Muhammed, peygamberlerin sonuncusu olduğu gibi Ali de vasilerin sonuncusudur diyordu." sözlerini yazar ve not olarak da Taberi'yi, sahife numarasıyla bildirir.

11) Ansiklopedi Yazarları

M.Th. Houtsma, Arnold, P.Vittek, A.Schaade, A.Th.Hartmann, Gibb v.s. gibi ansiklopedi yazarları da bu masalı şöyle anlatırlar (Leiden, I, s.29):

"Taberi ve Markizi'nin sözleriyle yetinecek olursak şöyle dememiz gerekir:

İbn-i Saba'nın telkin ettiği fikirlerden biri de Muhammed'in rec'at fikriydi; bu fikri, Abdullah'ın ortaya attığı meşhurdur. Her peygamberin diyordu, bir vasisi vardır, Muhammed'in vasisi de Ali'dir. Buna nazaran mümin olan herkesin Ali tarafını tutması gerektir. Abdullah'ın, bu fikri yaymak için her tarafta adamlar gönderdiğini söylerler ki bunların bir kısmı da hicretin 35. yılı Şevvalinde (Nisan 656) Mısır'dan Medine'ye hareket etmişti."

Biz burada, Ansiklopedinin Taberi'den naklettiğini alıyoruz. Makrizi'ye gelince: Söylenen bu olay, ondan, aşağı yukarı sekiz asır önce olmuştu, senedini anmadan ve naklettiği kitabı açıklamadan bahsettiği şeylere inanmamıza imkan yoktur. Taberi, Makrizi'den, aşağı yukarı beş asır önce yaşamış ve bu olayları, rivayet edeni de açıklamak suretiyle, anlatmıştır; Makrizi'nin yazdıklarını, Taberi'nin yazdıklarıyla aynı mahiyette görmemiz mümkün değildir. Böyle olmakla beraber Makrizi'nin rivayetini de, Allah izin verirse, kitabın sonunda eleştireceğiz.

12) Dwight M. Donaldson

M. Donaldson, "The Shiite Regilion, a History of İslam İn Persia and Irak" kitabının 58. sahifesinde (London, 1933) der ki:

"Ali 'nin hilafete daha layık ve müstahak olduğu, hatta bunun siyaset bakımından değil, ilahi bir hak bulunduğu hakkındaki Ali taraftarlarının iddialarında, bilhassa,  Osman'ın halifeliği zamanında meydana çıkan ve Taberi'nin dediği gibi gayesi, Müslümanların arasına nifak sokmak olan Abdullah b. Saba adlı bir adamın rolü olduğunu görmekteyiz; en esik rivayetler, bizi bu fikre sevketmektedir."

59. sahifenin notundan da anlaşıldığı gibi bu fikir, yalnız Taberi'ye dayanılarak serdedilmemekte, iki kaynağa daha dayanılmaktadır.

I- İslam Ansiklopedisinde, evvelce arz ettiğimiz müşterikatların yazdıkları,

II- Nicholson'un "Arap Edebiyatı Tarihi"nin 315. sahifesindeki yazıları. Önce de söylediğimiz gibi bunların İbn-i Saba hakkındaki sözleri Taberi'den nakletmektedir; kaynakları odur.

13 )  J. Wellhausen

J- Wellhausen, "Das Arabische Reich und sein Strurz" adlı kitabında, 56-57. sahifelerinde şöyle diyor.

"Sabâîler, İslamın esasını bozmuşlardır. Onlar, Kur'an'ın hilafına, Tanrı'nın, Peygamber'in bedenine, Peygamberin vefatından sonra da Ali'nin ve soyunun bedenlerine hülul ettiğine inanıyorlardı. Onların nazarında Ali, Ebubekir ve Ömer'le bir sayılamazdı; hatta her ikisini de, Ali'nin hakkını gasbetmiş kişiler görüyorlar, kudsi ruhun Ali'ye hülul ettiğine inanıyorlardı…." Ondan sonra da Sabâîlerin, Yemen'li bir Yahudi olan İbn-i Saba'ya mensup olduklarını söylüyor.

J. Wellhausen, burada kaynağını bildirmekle beraber 396-399. sahifelerde bu hususta daha etraflı bilgi vermekte ve "Seyf diyor ki: Sabâîler, daha ilk günden itibaren kötü kişilerdi; kötü düşüncelere sahiptiler. Osmanı öldürterek Müslümanları iç savaşa sürüklediler. Bunların çoğu mevaliden ve Arap olmayanlardandı.

Böylece J.Wellhausen'in özetleyerek naklettiğimiz sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki dayandığı rivayet, Seyf'in rivayetidir; onun adını iki kere anmaktır. Kitabının önsözünde Seyf'i övdüğünden de anlaşılıyor ki J.Wellhausen, Seyf'in rivayetlerini, Taberi'den almıştır. Buna nazaran onun da kaynağı Taberi'dir ve onun vasıtasıyla bu masalı nakletmektedir.[9]

Görüldüğü gibi, şaşılacak derecede yayılan İbn-i Saba hikayesini nakledenler, ya doğrudan doğruya Taberi'den almışlardır bu rivayeti, yahut da bir veya daha fazla vasıtayla Taberi'yi kaynak edinmişlerdir.

Tarihçilerin ve yazarların bu kısmıysa, bir senet ve kitap zikretmeden bu hikayeyi anlatmışlar; özetleyerek naklettikleri rivayetlerde Taberi'yi, yahut onu kaynak edinen kitapların yazarlarını anmamışlardır ki onlar da şu iki tarihçidir:

14) Mir Hound

903 Hicri'de (1947-98) vefat etmiştir. "Ravzat-us-Safa"sında bu hikayeyi anlatır.

15) Mir Hound'un oğlu Gıyasuddin

940'ta (1433-34) vefat etmiştir. "Habib'üs-Siyer" de bu hikayeyi anar. Kitabının önsözünde bildirdiği gibi naklettiği olayları babasının "Ravzat'us-Safa"sından almıştır.

Bütün bu izahlardan şu sonucu çıkarmaktayız:

İbn-i Saba masalını etraflı bir surette anlatan ve bu masalın ravisini de anan en eski kaynak Taberi tarihidir. Ondan sonraki bütün kitaplar İbn-i Saba ve Sabâîler masalını Taberi'den almışlardır. Şu halde şimdi, Taberi'nin, bu hikayeyi kimden aldığını ve onun senedini araştırmamız gerekiyor.

Seyf'in rivayetleri

Seyf, o çağın tarihçilerinin adetince tarihi olayları senetlerle nakletmiştir; bu yüzden de naklettiği efsaneler, tarihi ve doğru sanılmıştır. Bir hikayeyi birkaç kısma böler, her iki bölüm için de bir senet uydurur. Bu tarzda iki kitap telif etmiştir:

1- El-Fütuh'ül-Kebir ver'r-Ridde

Bu kitap, Hz. Peygamber (s..a.a)'ın vefatına yakın bir zamandan Osman'ın hilafetine kadar olan bahisleri ihtiva eder; EbiBekr'in hilafetine muhalif bulunan, onun hilafetini kabul etmeyen Müslümanlarla savaşına, "Mürtedlerle savaş" adını vermiştir. Ondan sonra Roma'nın doğusundaki fütuhatla Şam, Filistin ve İran'ın İslam eline geçmesi konularını işler; naklettikleri tamamıyla gerçekten uzaktır; hepsi de masal tarzında yazılmıştır.

2- El-Cemel ve Mesiru Aişet-u ve Ali

Bu kitap da, Osman aleyhindeki kıyamdan, Osman'ın şehadetinden ve Cemel savaşından bahseder. Bütün konuların incelenmesinden anlaşılmaktadır ki bu kitap, Ümeyyeoğullarının yaptıklarını tevil ve onları savunmak için yazılmıştır.

Seyf, bu iki kitaptan başa ayrıca bazı rivayetler de uydurmuştur ki bunlar, bugünedek bir çok İslam tarihine asli ve en büyük kaynak olmuştur.

Taberi, Seyf'in rivayetlerini, tarihinde, hicri on birinci yıldan otuz altıncı yıla kadar olan olaylarda nakleder. Ondan sonra İbn-i Asakir, büyük tarihinde, Şam'da yaşamış olan kişilerin hal tercemelerini yazarken Seyf'ten nakillerde bulunur. 436 da (1044) vefat eden İbn-i Abdu'l-Birr, "İstiab"ında, 630 da (1232) vefat eden İbn'ül Esir, "Üsd'ül-Gaabe"sinde, 748 de (1347) vefat eden Zehebi "Tecrid"inde, 852 de vefat eden (1448) İbn-i Hacer, "El-İsabe"sinde, Sabahebin hal tercemelerinde Seyf'in Sabahe arasında kattığı ve onlar için hal tercemeleri yazdığı kişileri de almışlardır. Bunların incelenmesinden anlaşılmaktadır ki bu kahramanlardan yüz elliye yakın kişi, hiçbir surette ve hiçbir zaman, varlık alemine kadem basmamışlardır; fakat Seyf b. Ömer'in muhayyilesi, onları yaratmıştır. Seyf, bunları, Hz. Peygamberin (s.a.a) zamanı saadetini idrak edenler arasında zikredilmiştir.[10]

İslam memleketlerine ait ve coğrafyaya dair eser yazanlardan Yakut-ı Hamevi (626 H.1228), "Mu'cem'ul Buldan"ında, Safiyuddin, "Marasid'ul İtila"ında Seyf'ten rivayetlerde bulunmuşlardır. Bu bakımdan Seyf, yalnız İbn-i Saba adlı tarihi kahramanı yaratmakla kalmamış, daha yüzlerce tarihi masallar uydurmuş, yüzlerce kahramanlar icad etmiştir. Bu masallar, yüzlerce hadis, tefsir, tarih, coğrafya, edebiyat ve ensab kitaplarına geçmiştir. Seyf'in rivayetlerinin değerini anlamak, gerçek, yahut zayıf olduğunu, rivayetlerine güvenilip güvenilemeyeceğini bilmek için Rical kitaplarına müracaat etmemiz, ondan sonra da, Allah'ın izniyle, rivayetlerini incelememiz gerektir.

Rical Kitaplarına Göre Seyf:

  1. Hicri 232 de (846) vefat eden Yahya b. Muin, onun hakkında, "Hadisi zayıf ve gevşektir" der; bir kere de, "Onda hayır yoktur" hükmünü verir.
  2. 303 te (915) vefat eden Sahih sahibi Nesei'ye göre "Zayıftır; hadisini terk etmişlerdir; ne güvenilir, ne de emindir."
  3. 316  da (928) vefat eden Ebu Davut, "Değersizdir, çok yalan söyler" hükmünü verir.
  4. 327 de (938) vefat eden İbn-i Ebi Hatem, "Hadisini terk etmişlerdir" demektedir.
  5. 353 de (964) vefat eden "İbn-üs-Sekn" "Zayıftır" hükmünü vermektedir.
  6. 354 te (965) vefat eden İbn-i Hibban, "Uydurduğu hadisleri, inanılır kişilere atfederek nakleder" demekte ve "Zındıklıkla töhmetlenmiştir; hakkında, hadis uydurur demişlerdir" diye tavsif etmektedir.
  7. 385 te (995) vefat eden Darukutni, "Hadisini terk etmişlerdir" der.
  8. 405 te (1014) vefat eden Hakim, "Hadisini terk etmişlerdir; zındıklıkla töhmetlenmiştir" hükmünü verir.
  9. 817 de (1414) vefat eden Kamus Sahibi Firuzabadi, "Zayıftır" demektedir.
  10. 852 de (1448) vefat eden İbn-i Hacer, aynı hükmü vermektedir.
  11. 911 de (1505) vefat eden Süyuti, "Pek zayıftır" hükmüne varmaktadır.
  12. 923 te (1517) vefat eden Safiyyuddin, "Onu zayıf saymışlardır" sözünü söylemektedir.
  13. Seyf hakkındaki Rical bilgisi alimlerinin nokta-i nazarları ve hükümleri budur. Şimdi onun, olayları uydurmaktaki yolunu aydınlatmak, rivayetlerinin değerini belirtmek için rivayetlerine geçebiliriz; ancak İbn-i Saba masalını incelemeden önce, örnek olarak Seyf'in birkaç rivayetini nakledecek, sonra Allah'ın izniyle İbn-i Saba masalına geçeceğiz.

İKİNCİ BÖLÜM

Seyf'in çeşitli yalanlarından örnekler:

Seyf'in yalanları, bu kadarla da kalmaz. O, dileklerine göre tarihi olayları, maharetle değiştirmekte eşsizdir.

Ebubek'e, ancak dinden dönenlerle dönmek üzere bululanların bey'at etmediklerini bildirdikten sonra Hz. Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra, Arapların hemen her ay boyunca dinden dönenlerin çıktığını, bunların sayı bakımından çokluğunu söylemekten çekinmez. (Seyf'in rivayetiyle Taberi,  II, 461,475)

Ona nazaran H. Resul-ü Ekrem (s.a.a) tarafından Temim boyunun zekatını toplamaya memur edilmiş olan Malik bin Nüveyre de yol yitirmiş, peygamberlik davasına kalkışan Secah'a yardımcı olmuş, sonra bundan vazgeçmişse de üzerine varan Velid Oğlu Halid'in adamları, onun lehçesini anlamadıklarından, dinden dönmediğini, Müslüman olduğunu söylediği halde yanlışlıkla katletmişlerdir.

Oysa ki Malik, ancak Ebubekr'e zekat yollamamakta, zekatı toplayıp boyu arasında bölüştürmekteydi. Hatta zekat vermeyenlerle savaş hususunda Ömer, Resulullah'ı (s.a.a) "Ben insanlarla, Allah'ın birliğini, Muhammed'in peygamberliğini tasdik etmemeleri için savaşmaya mecburum; bunu kabul ettiler mi, kanları da amandadır, malları da" hadisine dayanarak Ebubekr'e itirazda bulunmuş, fakat Ebubekr namazla zekatı ayıranlarla savaşacağını söylemiş ve savaşmıştı. (İbn-i Kesir: El-Bidayet'u ve'n Nihaye, VI, 311).

Malik ve boyu, Müslümanlıktan dönmediklerini söylemişler, namaz kılmışlar, şehadet getirmişler, fakat gene de Halid'in emriyle Malik'in boynu vurulmuş, boyu, kılıçtan geçirilmiş, malları yağma edilmişti. Halid, Malik'in pek güzel olan zevcesini, Malik'i öldürttüğü günü akşamı istifraş etmiş, bu yüzden de Ömer, Halid'in zina ettiğini, recm edilmesini söylemiş, fakat Ebubekir, Halid yanıldı; Allah'ın çektiği kılıcı ben kınına koyamam, demiş. Halid'in kılına dokunulmamıştı (Yakubi, II, 110; İsabe, III, 337, Ebul-Fida, 158, Fütüh'ül-Büldan, 105, Nihaye, III, 257, Savaik, 121, Tac'ul Arus, VIII, 75). Ancak burada, Hz. Ebubekir zamanında Halid'in cezalandırılması hakkında bu kadar ısrarda bulunan Hz. Ömer'in kendi zamanında, ona bir şey yapmadığı da söylemek gerektir sanırız.

Seyf'in Başka Uydurmaları:

Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında Bahreyn'e gönderilen, Ebubekir ve Ömer zamanında da oradaki hizmetinde kalıp hicretin on dördüncü, yahut yirmi birinci yılında vefat eden Ala' b. Hadremi (İstiab, III, 146-148; İsabe, II, 491), Seyf'e göre Ebubekir zamanında Temim boyu ülkelerinde, dinden dönenlerle savaşmış, çölde susuz kalmışlar, bir gece fecre yakın bir çağda su bulmuşlar, içmişler, yıkanmışlar, sonra orada su bulunmadığını, bunun Allah'ın bir ihsanı olduğunu anlamışlar, denizi yürüyerek geçmişler; bu sırada gökten meleklerin seslerini, münacatlarını duyan bir rahip de Müslüman olmuş; bu olaylar Ebubekir'e yazılınca Allah'a hamdetmiş. (Taberi, II, 526-528; İbn-i Kesir, VI, 328-329, Mu'cem'ül-Buldan, II, 25 ve Agaani, Taberi'den rivayet yoluyla)

Oysa ki Ala' Ömer zamanında Bahreyn'e gitmiş, Zarelilerle uzlaşmış, mallarını almış, uzlaşmayanlarla savaşmıştır. (Fütuh'ul Buldan, 92-93)

Taberi, Seyf rivayetiyle İran savaşından, orduya koca baş ve küçük baş hayvan aranırken çobanın birinin and içerek oralarda hayvan bulunmadığını söylemesi üzerine öküzün birinin, vallahi yalan söylüyor, biz buradayız diye dile geldiğini, bunu duyanların da bulunduğunu yazmakta, Seyf'e dayanarak iki tanığın da adını anmaktadır. Bu olayın olduğu güne "Öküzler Günü" anlamında "Yevm'ül-Abâkir" denmiş. (III, 12-14).

Seyf'in, Kadsiye savaşındaki olağanüstü şeylere dair daha bir hayli uydurma rivayetleri vardır. (Taberi, II, 119-124, III, 112,126).

Seyf, Hevazin, Amir ve Selim boylarının dinden dönmeleri bahsinden de Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) zamanında esir düşüp Aişe Hz. tarafından azad edilen Malik b. Huzeyfe kızı Ümmü Zemel Esma'nın bulunduğu bir kadınlar topluluğuna, Hz. Resul'ün (s.a.a), içinizden birine Hav'eb köpekleri ürecek buyurduğunu, Selman'ın, dinden dönenlerle gittiği Hav'eb suyunun kıyısındaki köpeklerin ona ürüdüğünü söyleyerek Ümm'ül-Mü'minin'i bu işten sıyırmaya çalışmıştır. (Taberi, III, 490-492); oysa ki bütün rivayetler bunun aksinedir.

Mugiyra'yı zinadan kurtarmaya, Ziyad'ı, Muaviye'nin, kendisine kardeş olarak ilanından önce de Ebusüfyan'ın oğlu olarak anarak Şam valisinin gayr-i şer'i hükmünü hafifletmeye uğraşan Seyf, tarihi olaylarda da keyfince ve her halde maksatlı olarak, yahut yalancılık hastalığının tesirine kapılarak değiştirmeler yapmıştır.

Mesela Ubelle'nin Ebubekir zamanında fethedildiğini, gene olağanüstü olayları rivayet ederek söyler (Taberi, II, 553-556); oysa burası, Ömer'in zamanında ve hicretin ondördüncü yılında İslam eline geçmiştir. Seyf'e göre Yermuk savaşı, on beşinci yıldadır; halbuki Şam fethinden önce ve hicretin on üçüncü yılında olmuştur bu savaş. Cezire bölgesi, on dokuzuncu yılda İslam eline geçtiği halde Seyf, bu fethin tarihinin üç yıl önceye alır, on sekizinci yıldaki taun salgınını Seyf, on yedinci yılda gösterir. İranlılarla İslam arasındaki olaylar, Seyf'e göre on beşinci yıldadır; oysaki on altıncı yıldadır. Horasan savaşı yirmi ikinci yıldayken Seyf, bunu dört yıl önceye alır.

Seyf'in en kötü işiyse muhayyilesinden doğan, yalanlarından meydana gelen, gerçekte doğmamış, yaşamamış olan adamları, boylara, soylara paylaştırıp, yaşamış gibi göstermesi, onlara olağanüstü işler gördürmesidir. Esefle söylemek gerekir ki bunların bir çoğu sahabeden ve tabiinden sayılarak yirmi üç kitaba geçmiştir. Bunların en meşhuru da Abdullah b. Saba ve Ka'kaa'dır.

Bu çeşit uydurma adamlardan yüz elli tanesinin adlarını ayrı bir kitapta bildireceğiz.

Seyf'e göre bunların bir kısmı sahabedendir; bir kısmı Hz. peygamber tarafından bir işe memur olmuşlardır; bir kısmı Ebubekir ve Ömer zamanında dinden dönenlerle savaşmışlar, bir kısmı fütuhatta yararlılıklar göstermişlerdir. Gene esefle söyleyelim ki Seyf'in uydurduğu yer adları da "Mu'cem-ül Büldan" gibi coğrafi kitaplara da girmiştir, oysa ki bu yerler de, Seyf'in adamları gibi hasta muhayyilesinden doğmuştur. (Bu bölümü, Arapçasından kısaltarak aldık. Mütercim.)

BAŞLANGICA DÖNÜŞ

Sözün başlangıcına döndük. Sanırız ki şimdiye dek yazdıklarımız, Seyf'in gerçek hüviyetini meydana koymuş, onun, İslam tarihini, işi gücü hainlikte bulunmaktan ibaret olan elinde nasıl bir oyuncak haline getirdiğini, uydurduğu masalların, Müslüman olanlarla olmayanlar arasında, hatta müsteşrikler nezdinde nasıl yayıldığını, uydurduğu masal kahramanlarının sahabi ve İslam Şahsiyetleri diye nasıl tanındığını göstermiştir. Garezleri bir yana atıp İslam'ı, uydurmadan ibaret olan, gerçekten hiçbir payı bulunmayan rivayetlerden arıtmak, Hz. peygamberin (s.a.a) ve Ehlibeytiyle Ashabının hayatlarını olduğu gibi göstermek, sonunda da şimdiki nesle ve gelecek nesillere gerçek İslam'ı belirtmek zamanı hala mı gelmemiştir.

Yoksa hala mı bu gülünecek masalları, İslam'ı savunma adına söyleyeceğiz, hala mı bunları uyduranlara uyacağız; hala mı onları savunacağız ve hala mı İslam'ın gerçeklerini yayma yoluna büyük bir set çekeceğiz?

BİR MEKTUP VE CEVABI

Hartum Üniversitesinin eski Tarih profosörü İhsan Abbas, Murtaza'l-Askeri'ye bu kitap dolayısıyla bir mektup yazarak bazı sorular sormuştur ki bunun, kitabın Beyrut-Matbaatu Dar'il-Kutub basımının sonunda aynen yayınlanmaktadır. (Abdullah b. Saba ve Asâtir'u Uhra; III. basım, 1338 H. 1948 M., S. 244-247). Bu mektuptaki soruların özetini veriyoruz:

Seyf'in hadislerini, Hadis ve Rical bilginlerinin zayıf ve terk edilmiş saymaları, onun tarihi rivayetlerini de terk etmeye sebep olabilir mi?

Bütün bunları, Seyf'in uydurması, bu kadar geniş ve şaşılacak bir muhayyileye sahip olması mümkün müdür?

Seyf'in bazı olayları etraflıca anlatması, bu arada bazı adları da anması mümkündür. Mesela sıkadan olduğunu kabul ettiğimiz İbn-i Abdul-Hakem'in "Fütuhu Mısr'iyle Belazuri'nin "Fütuh'ul Buldan"ını karşılaştıracak olursak bu, açıkça anlaşılır. İbn-i Abdul-Hakem'in bildirdiği şeylerin hepsi, Belazuri'de yok diye Belazuri'yi kabul etmemek mi gerektir? Seyf'in de başka kitaplarda, bilinerek, yahut yanlışlıkla zikredilmeyen şeyleri etraflıca anlatması mümkün olabilir. Bu olayları yalnız onun anlatması, mutlaka bu olayları uydurduğuna delil olabilir mi?

Seyf'in bazı rivayetlerinin, öbür ravilerin rivayetlerine uygun olduğu da görülüyor. Bunları da, Seyf rivayet ediyor diye reddetmek mi iktiza eder?

Seyf'in bazı tarihi olayların yıllarını değiştirdiğini söylüyorsunuz; fakat başka kitaplarda da çeşitli tarihler vardır. Bu ihtilafları mutlaka kötü niyete mi vermek gerekir?

 

*   *   *

O zaman Irak 'ta bulunan Murtaza'l-Askeri, bu mektuba Kazimiyye'den cevap vermiş ve cevabı aynı basımın 249-260. sahifelerinde yayınlanmıştır

Bu cevabı da özetliyoruz.

Hadis ve Rical bilginleri, bazı şahısları, "Mürcie'dendir, hadisi terk edilir; Şii'dir, Rafz'la töhmetlenmiştir; Kur'an'ın mahluk olduğunu söylemesi dolayısıyla zayıftır; filozofların sözlerini tercih ettiğinden dolayı metruktur" tarzında tavsif ederler. Bazılarınıysa "Hadis uydurur; rivayet uydurmakla tanınmıştır." tarzında anlatırlar. Elbette bu iki bölük arasında fark vardır.

Bütün bu rivayetleri Seyf'in uydurması mümkün müdür diyorsanız; neden olmasın? Sizde Corci Zeydan'ın kıssaları, Hariri ve Makama, Binbir Gece Masalları, Kelile ve Dinme, böyle uydurulmamış mıdır; her dilde söylenen binlerce edebi, hikemi kıssalar, hep böyle uydurma değil midir; bunlardaki şahısların, kahramanların, alemde varlıkları var mıdır? Asıl şaşılacak şey, bazı tarihçilerin, Seyf'in uydurmalarına inanıp diğer doğru rivayetleri bırakmalarıdır.

Sonra Seyf'in, olayları etraflı, Belazuri'nin kısaca anlatması, İbn-i Abdul-Hakem'le Belazuri'nin örnek getirilmesi doğru olamaz; Seyf'in "Fütuh"uyla İbn-i Abdul-Hakem hakkında "Rivayetlerini almakta beis yoktur, doğrudur, güvenilir, tarihi olayları bilir" tarzında hüküm vermişlerdir; hiç kimse onu yermemiştir. Seyf'e gelince: İbn-i Muin, Ebu Hatem, Ebu Davud, Ebu Kutni, İbn-i Adiyy, İbn-i Hacer, Suyuti, Firuzabadi, Zebidi, onu ve rivayetlerini yermişler, reddetmişlerdir.

İbn-i Abdulhakem, İslam'dan önce ve sonra Mısır'daki olaylardan bahseder. İslam tarihçileri, onun İslam'dan önceki Mısır olaylarını İsrailiyyat saymışlar, fakat İslam tarihine dair verdiği bilgiyi düşünülemez. O, olayları tamamıyla tahrif etmektedir. Söz gelimi, ona göre Hz. Ali, Hz. Ebubekir'e bey'at edildiğini duyar duymaz, şalvarını bile giymeden koşup bey'at etmiş, sonra oturup şalvarını getirtmiştir. Oysa Taberi bile bunu zikrettikten sonra gene de Ali'nin ve Haşimoğullarının, Hz. Fatıma'nın vefatına dek bey'at etmediklerini bildirir, Sahih-u Buhari ve Müslim'de ve diğer hadis kitaplarında da bu hususta rivayetler mevcuttur. Sa'd b. Ubade'nin, Halid b. Said'il Emevi'nin bey'atten istinkafleri, Hav'eb suyu kıyısında Ümmü Zemel'e köpeklerin ürmesi, Mugiyra olayı da Seyf'in rivayetlerinde, diğer rivayetlerin hepsine aykırıdır, tahrif edilmiştir, uydurmadır. Seyf'in İslam tarihinde uydurduğu şeyler, öbür rivayetlerde yoktur, gerçekten uzaktır. Gemiyle bir günlük, bir gecelik yolu, koca bir ordunun su üstünden yürüyerek alması, öküzün konuşması, Dicle'nin dibinden kuru balçığın, savaş esirlerinin, hayvanlarının ayaklarına çıkıp onları öte yana geçirmesi, İslam ordusunun binlerce kişiyi öldürmesi, Halid b. Velid'in durup dinlenmeden tam üç gün, üç gece düşmanları kesip biçmesi, kanlarından nehir akıtması gibi rivayetlerinin hangisine inanalım? Arz ettiğimiz gibi Taberi bile Seyf'in rivayetlerinin yalan olduğunu belirten başka rivayetleri de alıyor. Şimdi soralım: Seyf'in "Fütuh"u, İbn-i Abdul-Hakem"in "Fütuh"uyla kıyaslanabilir mi?

Seyf, Amr oğulları Ka'kaa ve Asım adlı iki sahabiden bahseder. Ka'kaa, Sakife'de bulunur; Hz. Ebubekir zamanında Halid'e yardımcıdır. Suriye savaşında vardır; Kadsiye'de mevcuttur; Yermük'e iştirak eder; Irak'a döner; Nehavend harbine katılır; hudutları korur; Hz. Ebubekir ve Ömer, her tehlikeli işe onu koşarlar; Hz. Osman, onu Kufe'ye gönderir, isyanda yardımına koşarsa da yetişemez; Cemel'de Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında elçilik eder. Muaviye onu Filistin'e sürer. Kardeşi Asım, hicri 12. yılda Halid'le Yemame'den Irak'a gider; öküz dile gelir, sorusuna cevap verir, çobanı yalanlar,. Hz. Ömer, onu Secistan'a yollar; Hz. Ali, Kirman'a vali yapar; orada 29. yılda ölür. Bütün bunlar, Seyf'in rivayetlerinden başka kimin rivayetlerinde vardır? Taberi'de, Hicri 11-29. yılların olaylarında görülen bu kişiler, İbn-i Şihab'da, Musa b. Akabe'de, Muhammed b. Saib'de, İbn-i Hişam'da, Vakidi'de… var mıdır? Yalnız Taberi'de ve İbn-i Asakir'de Seyf'ten rivayet edilmekte; işte bunun için Seyf'ten gelen rivayetleri, nerde olursa olsun, kabul edemedik.

Seyf'in rivayetleri, başka rivayetlerle aynı olursa, diğer rivayetlerin gerçekliğine göre kabul ederiz, yahut da reddeder gideriz.

Olayların yıllarındaki ihtilaflara gelince:

Bu ayrılık, umumi ve daimi olmadığı gibi bir kasıt sonucu da değildir. Halbuki Seyf'in değiştirmelerinde kasıtlar vardır. Mesela Taberi, Seyf'ten rivayetle Ubelle'nin, hicri 12. yılda fethedildiğini söyler. (IV, 5-6) ve Hz. Ebubekir'in, Halid'i Irak'a gönderdiğini, Sind ve Hind diyarının fethini emrettiğini bildirir. Su, müşrikler tarafındadır; Halid, susuz bir yerde konaklar; derken bir bulut gelir, İslam ordusunun ilerisine yağmur yağar. Bu, Bedir Savaşında olan ve ayet-i Kerime'yle de bildirilen (VIII, 11) yağmur olayına adeta bir nazire. Savaşta üst olan Müslüanlar, ganimet mallarıyla bir de fil getirirler. Medine halkı, hele kadınlar, bu hayvanı görünce şaşırırlar; yapma sanırlar; evet yapmadır ama Seyf'in yapması, çünkü Hicazlılar, daha Ebrehe zamanında fili görmüşlerdir, kadınlar da dahil hepsi, Kur'an-ı Mecid'in CV. suresi olan Fil suresini de okumuşlardır. Taberi bunu anlattıktan sonra, olayın, siper ehlinin anlattıklarına aykırı olduğunu da kaydeder ve 14. yıl olayları arasında Utbe'nin Übele'yi fethettiğini de anlatır. (IV, 148-152)

Hasılı biz, Seyf'in "El-Fütuh-u ve'r-Ridde" sindeki hadisleri hakkındaki inceleme ve eleştirmelerimizin sonunda, Rical bilginlerinin, onun hakkındaki yalancılık hükümlerini gerçek bulduk.

Mektubumuzu, şükranlarımızı, selamlarımızı arz ederek bitiririz.

Murtaza'al-Askeri

 


[1]- EbuZerr'in (r.a) hal tercemesi için İbn-i Sa'd'in "Tabakat"ına (c.IV, S. 1614-171), Ahmed b. Hanbel'in "Müsned" ine (c.II. s. 175,263, V, s.147, 155, 159, 166, 172, 174, 351, 356; VI, S. 442), "Sahih-u Buhari"ye, "Tirmizi" ve "Müslim"in "Kitab-ül Menâkib" bölümüne; İbn-i Mâce'nin mukaddimesinde XI. babı; Tayalisî'nin Tebük gazvesine, "El-İstiâb, İsâbe" ve "Üsd'ül-Gaabe" de Ebu Zerr maddesine bakınız (Fetret'ül-İslam; s. 14-15),

[2]- Mes'ûdî'nin "Müruc'uz-Zeheb"ine (II, S. 21-22), Taberi'ye ve İbn-i Esir'de 36-37. yılların olaylarına, Belazurinin "Ensab-ul Eşraf"ına (V. s.84-88); İbn-i Sa'd'in Tabakat"ına (III, 1. Bölüm, s. 166-189); "Müsned"e (1, s. 99, 123,125, 130, 137, 404, II, 161, 164, 206; III, 5, 22, 28, 90; IV, 76, 89, 90, 197-198, 319;
V, 214, 306; VI, 113, 289, 300, 311, 315, 450); "Sahih-u Buhari" de "Kitab-ul Cihad"a XVII. Bab. "Sahih-u Müslim" de "Kitab-ul Fiten"'e; İbn-i Mace'nin "Sünen"ine (Mukaddime, Bab XI); Tirmizi'nin "Sünen" ine (Bab. XXXIII, Kitab-u Menakib); Tayalisi'nin Müsned'ine 117, 603, 649, 1156, 1159, 2168 ve 2208 hadislere; "İstiab" da (a) ve "El-İsabe" ye bakınız. (II, 505), (Fetret'ül İslam; S. 125-132.)

[3]- Taberi ve İbn-i Kesir'de hicretin 30-36 yılları vukuatına, "El-İsabe" de (m) harfine (Bölüm: III, 54) "Üsd'ül Gaabe"ye (IV, 315, "El-İstiab"a bakınız. (II.321-322). [Fetret-ul İslam: 155-156].

[4]- "İsabe"ye (IV, 171, Bölüm: 1, 'a harfi), "İstiab" da (a) harfine bakınız. (Fetret'ül-İslam; s. 155)

[5]- "İsabe" ye (III, 192, Ş. harfi) ve "İstiab" a bakınız. (II, 189). [Fetret-ül İslam]; S. 117, Not: 1] (*) Sahabe devrine yetişenlere "Tabiin" denir.

[6]- "Eşter" gözü yarık, yırtık kişi anlamına gelir.

[7]- "İstiab'da Ebubekr'in Tercemesine (III, 327) "İsabe" ye (459, m, III) ve Taberi'de 38. yıl olaylarına (VI, 54), "İbn-i Esir"e (III,143), İbn-i Kesir'e (VII, 312), "Mu'cem'ül Büldan" da "Ba'le-bek" maddesine bakınız.

[8]- Ahmed Emin'den önce bu nağmeyi "Es-Sünnet-u ve'ş-Şia" adlı kitabında Rediş Rıza ırlamıştır. Mezdek için 385 te (995) ölen İbn-i Nedim'in "Fihrist"ine bakınız. (Mısır- 1348, s. 479-480. Ayrıca bir de daha önce gelip geçen Mezdek vardır.)

[9]- Bu kitap, Fikret Işıltan tarafından "Arap Devleti ve Sükutu" adıyla Türkçe'ye çevrilmiş, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları arasında, 1963 yılında Ankara 'da basılmıştır. Mütercim.

[10]- Seyf, masallardaki kahramanları, ordu kumandanları göstermektedir; sözüne göre askere kumandan olarak tayin edilenlerin Sahabeden olmaları adet olduğundan bu kahramanlar da Ashaptan sayılmaktadır.

 



ETİKETLER